Sen olmasaydın Alemleri yaratmazdım...

13/9/2008 · Kategori: Gul Peygamberim




Sen olmasaydın, alemleri yaratmazdım!

Aşıktan maşuka bir hitaptı bu... En vefalı aşıktan, alemleri hürmetine yarattığı habibine bir hitap... Doğumuyla kainatı şereflendiren, bereketlendiren, aydınlatan güzele, güzeller güzelinden bir sesleniş...

O kadar ki, Adem aleyhisselam dahi, “Muhammed hürmetine ya İlahi!” diyerek niyazda bulundu da, Rahman olan Allah (c.c.), bu ismi nereden bildiğini sorduğunda ona, o cevaben...

“Sen ya Rabbi! Sen beni yarattığında, arş-ı ala'da ikinizin ismini bir arada gördüm. Sen, sevmediğin birinin adını, kendi adınla birlikte bulundurmazsın...” dedi.

Allah, sevmediği birinin ismini, kendi ismiyle birlikte bulundurmazdı evet... O, Muhammed'i sevdi ve ona hitapların en içlisi ile seslendi Kur'anında: Habibim...

Sevgi, mayasıydı yaratılışın... Aşk, ateşiydi... Kullarını her biri birbirinden başka biçimlerde şekillendiren Hak, bir hamur misali farklı şekiller almaya müsait kıldığı insanı, aşk ile pişirdi.

“Hamdım, piştim, yandım!” diyen aşıklar, O'nun bu ateşinden nasibini alan bahtiyarlardı.

Allah, Habibi hürmetine yarattığı her kulunu sevdi. Sevdi de, her birinin kalbine, ismini nakşeyledi. Sevmese, emanet eder miydi lafzını gönüllerimize? Allah, bizi sevdi... Ve aslında, Habibullah'ın gönlünde, bambaşka bir tecelliyle hayat bulan sevda, her bir kulda da ayrı tecellilerle yaşamaya devam etti.

Sevenler bildiler ki, rehber Rasulullah'tır. Zira Allah, aşkının bir ifşası niteliğinde, herkesi, Sevgilisini sevmeye, O'na uymaya davet ediyordu. Böylece, bir olmanın, sevgilide fani olmanın ilk dersini de veriyordu tüm insanlığa... Vakit gelip de ruhunu teslim alacağı zaman Azraîl, Allah'ın emri ile soracaktı Habibullah'a: Dünyayı mı, yoksa Rahman'ın katındakini mi istersin? Bir kuldu ama, işte, Allah, hayatla ölüm arasındaki tercihi O'na bırakıyor, dilerse al, dilerse orada kalsın diyordu... Dilerse al getir yanıma sevgiliyi... Dilemezse zorlama...

Seven, sevdiğine karşı gelir mi? Aşık diler de sanki, maşuk dilemez mi vuslatı? Bir aşık ki, bir elime ay, bir elime de güneş verseniz, yine de davamdan dönücü değilim diyecek kadar bağlı... Öyle bir Aşık ki, nefsi için zerre kadar hiddetlenmediği halde, Allah'a ve O'nun hükmüne düşman olanlarla savaşacak kadar celalli...

Bir yanda, çocuklarımızı öpmeyiz diyen bir bedeviye, “Allah, senin kalbinden merhameti söküp almışsa, ben ne yapabilirim?” diye soracak kadar yumuşak; diğer yanda, “Gözümün nuru Fatıma! Sakın babana güvenip de sapmaya kalkma!

Hırsızlık yapmış olsan, senin de elini Allah'ın emriyle keserim!” diyecek kadar adil...

Hira'da, Cebrail ile ilk karşılaşmasının ardından, koşar adımlarla ve titreyerek Hatice'nin sinesine sığınan ve “Beni örtün! Beni örtün!” nidasıyla bir rahatlamaya ihtiyaç duyan da O...

Durulmuş ve sükunete kavuşmuş gönlü ile Kabe'de namaz kılarken, sırtından aşağı kilolarca işkembe boşaltan zavallıya, hiçbir tepki vermeden, secdesini uzatan da...

Sen, Rabbimin Habibi!

Sen, Rahmet peygamberi!

Sen, hürmetine güllerin ve dikenin yaratıldığı güzel!

Sen, gönlü buruk yetim!

Sen, masum ve öksüz!

Sen, gittiği her yere bereket götüren!

Sen, altı ciğer paresini de yitirdiği halde, yine de Allah! diyecek kadar razı!

Sen, gönlünün gülü Hatice'yi, ömrü boyunca unutmayacak kadar hayırlı!

Sen, Zeyd'in ana- babasına tercih edeceği kadar merhametli!

Sen, Ebu-Bekir'in gönlündeki güzel!

Sen, Ömerin kılıcını gül ile parçalayan...

Sen, gidişiyle Fatıma'nın yüreğini dağlayan!

Sen, ilk zamanların şaşkınlığını ve ağırlığını atlattıktan sonra, alabildiğine hafiflemiş ve inanmış bir gönülle, Allah için her zorluğa katlanan yüce insan!

Aşkın ilk demlerinde şaşkın ve korku dolu bir halde durulmayı beklemiş olanlar, Seni seviyorlar.

Bu da nedir? Bu hal neyin nesidir? diye sorup da, aklın sınırlarını Rahman'ın lutfuyla zorlayıp aşmış olanlar, Sana hayranlar.

Onlar biliyorlar ki, sıkıntıları yüklenişin, her türlü hakaret, aşağılama ve küfür karşısında, yine de dimdik, onurlu ve sadık oluşun, Allah'ın aşkındandır. Onlar hissediyorlar ki, sırf Seni ve yüceler yücesi Allah'ı sevdikleri için, nice sıkıntı, kapılarındadır. Lakin Sen arkamızdasın ya Rasulallah! Sen, bizimlesin değil mi?

Bana salat edenin selamını alırım. Sırf bunun için görevlendirilmiş melekler vardır ve ben, selamı gönderenin isminden, halinden haberdar olurum buyuruyorsun ey güzel! Işte sana selam ediyoruz...

Allah'ın rahmeti, selamı ve bereketi, Senin ve ehl-i beytinin üzerine olsun. Allah'ın selamı ashabının üzerine olsun.

Ya Rasulallah, Aişe'nin sana selamı var. Gönlü mahzun Senin ayrılığınla...

Davetini bekliyor...

Ya Rasulallah, Ömer sana selam ediyor. Eli- kolu bağlı geçim derdiyle, bereket için dua diliyor.

Fatıma hasretinle buruk...

Halil'in içi yanıyor...

Serpil, dertlere derman olan ismini söylüyor...

Furkan duyurmak için şanını, duymamış gönüllere, çırpınıyor...

Zeynepler, Fatihler, Mehmetler Senden ayrı ama Seninle...

Gönlü mahzun, gönlü kırık ümmetin, seni özlüyor ya Rasulallah!

Biz, açlıktan karnımıza taş bağlamadık henüz... Biz, anamızı, babamızı, eşimizi, evladımızı,amcamızı, dedemizi kaybetmedik. Biz, savaşlarda yaralanmadık... Biz, askere gönderirken bile oğlumuzu, ağladık... Biz, sevdiğimizi askere uğurlarken bile dayanamadık... Halbuki sadece bir seferdi ömürde. Seni sevenler defalarca uğurladılar Seni... Defalarca beklediler dönmeni... Biz, ne Sana, ne de ashabına layık olamadık.

Beni seven, sıkıntıyı kendine örtü edinsin diyordun ya... Bizi yürekli olmaya, feda etmeye, belki de bu yolda canını vermeye davet ediyordun hani... Oysa biz, Sana layık bir yürek taşımadık hiç... Sadırlarımız sıkışmıştı... Biz, sıkıntısızlığın derdiyle dertlendik sadece. Biz, şükretmemiz gerekirken, nankörlük ettik.

Sen, geceler boyunca namaz kılarken huzurda, biz, gündüzleri de ziyan ettik. Sen, bir ikazda bulunuyordun... Bundan böyle şeytan, sizin üzerinizde hakimiyet kuramayacaktır. Fakat siz, küçük gördüğünüz işlerde şeytana uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Onlardan da sakınınız diyordun. Sakınmadık...

Bugün çalsan da kapıyı, şeref vermek dilesen, bilmem ne yapar ümmetin?

Aniden çıkagelsen, ne olur tavrımız? Senin gibi şerefli bir misafiri kim istemez? Allah'ın Habibini ağırlamak, kimin hoşuna gitmez? Fakat Sen, sırf işlemeli bir perde için, “benim dünya ile ne işim var?” diyerek geri dönmüşken Fatıma'nın kapısından, acep bizim evlerimize girer misin?

En güzel yemekleri Senin için hazırlamış olsak, en güzel ikramı Sana yapsak, daha ne isteriz ki? Fakat Sen, haramlardan arındıramadığımız lokmalarımıza o güzel ellerini sürer misin?

Bir gün, evimize doğru gelirken görünüversen uzaktan, ah ne şeref! Ama biz, Senin gelişinden telaşa kapılıp da, bazı gazete ve dergileri toplamaktan, raflarda tozlandırdığımız Kuran'ın tozunu almaktan, televizyonu nereye saklayabileceğimizi, ya da nasıl bir kılıf bulup da savunabileceğimizi düşünmekten, Senin gelişini seyredebilir miyiz?


Kimbilir, belki de mırıldandığımız şarkıların, sarfettiğimiz kelimelerin, okuduğumuz kitapların, oturduğumuz arkadaşların hepsinden utanacağız.Ve belki, kalmaya karar verirsen, bir haftalık programımızı değiştirmek zorunda kalacağız. Gideceğimiz yerlere Seni götürmekten haya edeceğiz belki. Ve belki gidişinle, rahat bir nefes alacağız.

Ya Suretimize bakıp "sen ne biçim müslümansın"demezmisin?

Biz, Senin hiç arzulamadığın yaşam biçimlerini böylesine benimsemişken, yine de ümmetliğe kabul eder misin? Sefilliğimizi yüzümüze vurur musun ya Rasulallah? Ümmetiz deyip de, Sana hakkıyla uyamayışımızı yüzümüze vurur musun?

Ey rahmet peygamberi! Onları özlüyorum... Kardeşlerimi özlüyorum... Onlar ki, beni hiç görmedikleri halde, yine de severler ve bana itaat ederler buyuruyorsun. Bizi kardeşliğe kabul ediyor musun?

Sen ki, her bir halimiz Sana ayandır... Sen ki, güller ve bülbüller Sana hayrandır...

Gitme ey güzel! Muradımız kalmandır gitme! Arzumuz yanımızda olmandır. Gel ki anlam kazansın hayatımız... Gel ki, yolda kaldı hasret yüklü bakışlarımız...

Sen ey güzel! Sensiz yaşamak ne zor... Senden uzaklarda sevmek Seni... Hiç görmeden tutulmak cemaline ve hiç duymadan vurulmak o şefkat dolu sesine...

Biz, teselliyi yine Senin sözlerinde bulduk...



Sen, Yaratanın aşkı için, bedenini kurban etmiş şehid!

Sen, vefanın hası ile ümmetin dostu olan!

Sen, ümmeti ümmeti feryadıyla vefanın doruklarında bulunan!

Sen, garipler babası!

Sen, ömründe bir kere bile olsun, kahkahayla gülmemiş olan mahzun!

Sen, fakirlerin yoldaşı, dertlilerin arkadaşı!

Sen, asırlardır ölmeyen ve kıyamete dek de yaşayacak olan!

Sen, cennet ve cehennem ehlinin ümidi!

Sen, kainatın yaratılış sebebi!

Sen, güllerin hayat veren şebnemi...

Davetine icabet ediyoruz ya Rasulallah!

Sen, arkamızdasın!

... Ve sen, ey yalan dünya! Sen bizim aşkımıza set olamayacaksın!

Aşk yolunda, yardan ki geçmişiz, elbet serden de geçeceğiz. Anayı, babayı, evladı, akrabayı, sevgiliyi unutmuş, Seni özlemişsek eğer yine Senin hürmetine... Gösterdiğin yolda, her kim çıkarsa çıksın karşımıza, yine de Senden ayrılacak değiliz.

Tüm zayıflığımıza ve tüm kusurumuza rağmen...

Biraz garip, biraz eksik, biraz yaralı...

Hep seni seveceğiz...

Gönlüm ki "GÜL"e hasret

13/9/2008 · Kategori: Gul Peygamberim




Gül
lerin ateşini onu derenler bilir...
yüreğin ateşini kalbe girenler bilir...
bilmez gülün kadrini pervane-veş yanmayan..
kıymetini güllerin sırra erenler bilir...
yılda bir defa kurban keserler halk-ı alem ıyd için..
dem-be-dem saat-be-saat ben Senin kurbanınım...
alem halkı bayramda yılda bir kez kurban keserler...
ey Sevgili! ben her zaman, her saat Senin kurbanınım...

herkes güle,bülbül olmaya hazırdır... bülbül gül olduğunda güzelce şakır... bülbülün anlamıdır gül... bülbülün kanıdır gül… diken gülle gül kokar…

gönüller ki Gül’e hasret..! gül sözleri edelim, gül düşleri görelim gül gecelerinde... gönülleri yıkayalım gül suyuyla…

gönlüm ki Gül’e hasret..! güzellik Gül’e, sevgi bana düşmüş,sevginin ve vefanın bülbüle düştüğü gibi…

Gül gülse daim,ağlasa bülbül aceb değil…”

“zira kimine ağla demişler, kimine gül

Gül yeter  ki gülsün O'na gülmek yakışır... bense ağlamaya razıyım... aşk da tatlı bir  gözyaşı değil midir zaten, sevdiğini güldürmek için yapılan işler  uğruna…

ey Gül’üm gülümseyişlerin  vursun yüzlerimize, nur içinde nur olsun... güzelliğin hakiki sevenleri,  sevecekleri hakiki güzelliği Seninle tanısınlar ve Seni  ansınlar... yaşasın Senin için ağlayan her dize şiirde ve Senin için  parlayan her damla nehirde…

ey Sevgili kapına geldik aşkı  öğret bize ve aşkını ver yüreklerimize, her şey SEN olsun şu dünyada ve  olmasın SEN olmayan dünya da... dertsiz olmak dert olarak yeter…

gönlüm ki GÜL’e hasret..!

Bana "ÜMMETİM" diye bakarmısın??

13/9/2008 · Kategori: Gul Peygamberim



Ya Rasûl! Senden özür diliyorum. Özrümü kabul eder, bana "ümmetim" diye bakar mısın?

Kendimi karanlik bir zindanda, gözleri bağlı hissediyorum. Çaresizliğimden utanıyorum...
Ya Rasûl bazı kimseler seni -hâşâ- "terörist" diye karikatürize ediyor, bazı ülkeler de buna teşne oluyorlar! Kıyamet kopsaydı da bunları görmesek, duymasaydık!..
Sen ki, ALLAH, senin güzelliğini tamamiyle belli etseydi, yüzüne bakmaya kimse takat getiremezdi. Sen ki, yetimlerin koruyucusu, kimsesizlerin kimsesi, ümmetinin sevgilisi, bütün varlıkların rahmet güneşisin. Sen olmasaydın olmayacak olanlar, sana hakaret ediyor Ya Rasûl! Ve bizler, evlerimizde karılarımızın, çocuklarımızın yanında oturuyor, televizyon başında çekirdek çıtlatıyoruz!
Seni unuttuk Ya Rasûl ! Getirdiğin kitabı unuttuk, sünnetini unuttuk. Kocaman devlet elimizden gitti, uyanmadık! Örtümüz alındı, "Ne yapalım?" dedik. İşgal edildik, öldürüldük, ırzımıza geçildi; "Elimizden ne gelir ki?" dedik! Şimdi dünyada yaşamamızı istemiyorlar! Zaten yaşıyor muyduk? Biz senin yolunu terk ettiğimiz günden beri yaşamıyoruz ki!
Ölmesini bilemedik, Ya Rasûl!
"Cihad" kavramı gündeme geldiği zaman yüzümüz kızarır oldu, "demokratik ülkeler"e karşı. "Şeriat" dendiğinde başımız yere düştü. "Demokrasi" vardı, "insan hakları" vardı. Çağdaş insanların "çağdaş tanrıları dururken, senin tanıttığın ALLAH ı dilimize almaktan utanır olduk!..
Sen gittikten sonra yavaş yavaş güneşimiz karardı Ya Rasûl ! Zaman zaman başımıza geçenler, sırtımızı doğrultmamıza fırsat vermediler. İnsan olma, kişilik kazanma, "ümmet" olma bilincimiz öylesine aşındı ki, işgalcilerimize kahraman demeye, ırzımıza geçenlere âşık olmaya başladık!
Müthiş bir aşağılık kompleksi içerisindeyiz Ya Rasûl ! Senin getirdiğin İslâm'ın izzetini bir tarafa ko****** nefsimizin izzetinin (izzet-i nefs!) peşine düştük. Şimdi ben "ümmet" derken, "şeriat" derken, "tesettür" derken, kimse duymasın istiyorum. Korkuyorum Ya Rasûl ! Bana "gerici" denecek diye korkuyorum; bana "yobaz", "terörist", "barbar", "çağdışı" denecek diye korkuyorum! Dinimi (kimliğimi), alnımdan bir nur gibi fışkırtmaktan korkuyor ve onu bir cüzam gibi ellerimle saklamaya çalışıyorum!
"Bunları o mu söyledi?"
"O söyledi!"
"O söylediyse doğrudur!"
diyen o Sıddık-ı Ekber'i düşünüyorum da, "hayret" kelimesini yazarak kendimi onunla kıyaslarken, hayret kelimesi bile bundan hayret ediyor!
Mekke'de seninle bulunup yüzünü doya doya seyredemedik; birlikte cihad edemedik!
Medine'de bulunup, senin gelişinin heyecanını tadamadık, "Talaâl bedrû aleynâ" diyemedik. Mekke'yi fethedişinde, sana kan kusturanlar, can korkusundan tir tir titriyorlarken, sen Rabbine secde ettin, onları affettin! Şimdi Mekke müşriklerinin torunları sana -hâşâ- "terörist" diyorlar.
Ya Rasûl !
"Ey insanlar! Kimin arkasına vurdumsa, işte arkam, gelip vursun! Kimin benden alacağı varsa işte malım, gelip alsın!" "Zulüm işleyen bizden değildir" buyuran sensin. "Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir" diyen bir dinin mübelliğisin.
Sen, suç işleyenlerin, İslâm hukukuna göre cezalandırılmasını emrederken, "Fakat suçunu başına kakmayın!" diyecek kadar, ancak peygamberlerin ve özellikle senin sahip olabileceğin bir gönüle ve rikkate sahipsin. Bütün bunların yanında, seni tanımayanların, sana dil uzatmalarına kahrolsam da Ya Rasûl, beni esas kahreden, gece vakti bu yazıyı yazdıktan sonra yatağıma girip mışıl mışıl uyuyacağım! Kendimi affedemiyorum! Kişiliğimiz paramparça oldu. Ümmetin şizofren dünyalarda geziniyor! Ümmetinin başına çöreklenenler, kasalarındaki tapuları okşamakla meşgul!
Hani sana bir miktar mal ve para gelmişti. Sen onları ihtiyaç sahiplerine vermeden evine girmemiş, sabahlamamıştın. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" dedin; ama biz bu sözünü, kendimizi "onlar"a beğendirelim diye bir "aksesuar" olarak kullanmaktayız.
Ya Rasûl !
Her şeye rağmen bize "ümmetim" der misin? Hiçbir şeyimiz yok belki; ama bütün günahlarımıza rağmen seni çok seviyoruz! Sana karşı işlenen bu cinayetler, aslında ümmetinin uyanmasına da vesile oluyor. Kömürün içinden elmas çıkacak gibi. Uykudan uyanılacak gibi.
Hz. Mevlânâ'nın bir sözü vardır:
"Köpek ısırdı beni, ben onu ısıramazdım; çünkü insanım, ben dudağımı ısırdım" diyor.
Yanağımızdan aşağıya doğru akan kanlar hürmetine bizleri "ümmetim" diye kucakla!
Sen ki, sokakta yüksek sesle konuşmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, bağışlayan, affedendin.
Sen ki, "Rabbim bana, intikamı alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi; benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretmiştir" buyurdun.
Sen ki, Taif halkının sana yapmış olduğu eziyete karşı, Cebrail'in, Taif'in altını üstüne çevirmesi dileğine karşılık, "Hayır, onların çocukları ALLAH a kulluk edebilirler" cevabını vermiştin!..
Sen ki, bir mecliste istemediğin bir şey duyduğun zaman, insanların yüzüne karşı bir şey söylemeyen.
Sen ki, bir genç kızdan daha hayâ sahibi ve utangaç.
Senin olmadığın dünya, senin olmadığın evren ne işe yarar? Ya Rasûl , şikâyetimiz kimseden değil, nefsimizden.
Ya Rasûl , senden özür diliyorum ..

Yokluğunda seni özledik

13/9/2008 · Kategori: Gul Peygamberim



Yokluğunda seni özledik.

Sana değen rüzgarı, seni örten bu­lutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.

Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ah­lakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, fe­raseti, basireti, şecaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özle­dik.

İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hür­meti, devleti özledik.

Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.

Efendim,

Sen kendini 'abduhu ve rasuluhu: O'nun kulu ve elçisi' olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan 'kurtarıp' melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazı­ları da tefrite sapıp seni 'güzel örnek' olmaktan çıkarıp bir 'postacı', bir 'ara kablosu' seviyesinde görerek hayattan dışladılar.

Bunların hepsi sana iman ediyor­du. Ama seni hayatımızdan çıkarma­nın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiş­tirmedi.

Allah seni 'güzel örnek' olarak gös­terdi. Sen, Kur'an'ın konuşanı, yürü­yeni, hareket edeniydin. Tıpkı bir an­nede spermin insana, bir ağaçta su­yun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir ko­yunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.

Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla 'kitab'ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi ör­nek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu?

Efendim ,

Kitapsızlıktan değil, 'peygambersizlikten ' kırıldık. Yokluğumuz pey­gamber yokluğu. Seni hatırlatan, se­ni andıran insanların hasretim çeki­yoruz. Çocuklarımız peygamberi so­runca 'evladım onun ahlakı tıpkı fa­lancanın ahlakı gibiydi' diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.

İnsanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek 'peygambersiz ki­tap' gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahid oldu efendim. Peygambersiz Kitab'a, Muhammed aleyhisselamsı z Kur'an'a da şahid ol­du. Şimdi Kur'an mahzun efendim , Kur'an öksüz. Seninle Kur'an'ın arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla to­humun, anayla evladın arasını ayırır gibi.

Gel de bir bak Efendim, bu maz­lum ümmetin hali pür melaline. Bı­raktığın din tanınmaz hale geldi. Bı­raktığın sitenin harabelerinde bay­kuşlar tünedi.

Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.

Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.

Bıraktığın kutlu mirası hovarda mi­rasyediler gibi parçalayarak paylaş­tık Efendim . Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fik­rî Boyutuna bir başka hizip, siyasî ve hareketi boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler ellerindeki parçanın 'bütü­nün kendisi' olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. 'Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.' Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup 'hak benim' dedik.

Oysa ki Efendim, bazen parçala­nan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim .

Efendim ,

İsrailoğulları, peygamberlerini kat­lediyorlardı. Biz de senin güzel hatı­ratını, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim .

Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.

Kimilerimiz içinde sen hiç doğma­dın. Onlar hep senden mahrum yaşa­dılar. Şol mahiler ki derya içreydiler, deryayı bilmediler.

Varlığının kaç bahara bedel oldu­ğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar Efendim ?

Seni çok seviyoruz, seni çok öz­lüyoruz.

Bize kırgın mısın Efendim?

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Gel ey sevgili!!

13/9/2008 · Kategori: Gul Peygamberim




Yaradan Rabbimin adiyla okudum.

Ey Muhammed seni okudum...

Okudum, cogaldi harflerim, irmaklarim, yildizlarim...

Tum kitaplara senin isminle yazildim.

Dogdum, Muhammede dogdum.

Asiksam, Muhammede asigim. Olursem, Muhammede olurum. Gelirsem, Muhammede gelirim.

Yusuf oldum kuyularda hep seni bekledim, Huseyin oldum kerbelada, Kuruyan dudaklarimla sayikladim ismini, Gelsinde irmaklar tasiyan ellerinden, Abi hayat akitsin icime diye bekledim. Bekledim, kapandi yollarim, uzattim parmaklarimi, Hallac gibi dograndi ellerim. Hic seni soyleyemedim. Daglandi dudaklarim. Yazdim gozyaslarimla mekkenin daglarina: Ey sevgili, sen gel diye...

Aglama duvarini bir ciban gibi sirtinda tasirken, Yorulan kollariyla tas atan Kudus'um ben. Kaldirimlarimda atesler yukselirken, Geldin optun beni alnimdan, Serinleyip sarildim taslara yeniden. Ey Muhammed... Ey Sevgili. Ey Badi Sabah. Ey Uzerimize dogan ay. Ey Guzelliklerin sahikasi. Ey Sefaat pinari.

Her dusmem gul ayaklarina kapanmamdir, Bogrumden yedigim her kursunla tutarim ellerinden. Her sarkimda seni soylerim. Her tebessumum senindir. Hep seni beklerim: Sen bir gelsen diye ey Sevgili...

Sevgili... Ben Veyselim, Kenan illerinde hasretini soluyan, Hirkana burunurum karanlikta kayboldugumda, Dort taraftan vururlar bana, Vururlarda soyletemezler sensizligi, Sumeyye gibi develer ayirir bedenimi... Hamzayim Ey Sevgili, Uhuddayim tam onundeyim, Vahsinin mizragi deler gecer yuregimi, Gelde oksa ne olur oyulmus kalbimi, Hind degil hasretin acitir onu...

Ben Grozniyim, Kesmirim, Kandaharim... Saraybosnayim, Hamayim, Buharayim... Bagdattim, Morayim, Taskentim... Dogu Timor'um, Turkistan'im, Ahiska'yim... Halepce'yim, Kirim'im, Istanbul'um, Ben kursunlara evlat vermis anneyim. Kursunlardan sakinan bedeniyle seni ozleyen, Tas atan bir filistinliyim. Ben okul kapisinda beklesen ve aglayan, Karanfil dagitan kizim. Gel op bizi alnimizdan, Gel sev bizi kanayan yaralarimizdan. Ey sevgili... Ey Muhammed...

Gittin ya gul yuzlu sevgili. Kirildim gittiginden beri. Kirildikca yandi canim. Carmihta civilenen benim ellerim, Benim ayaklarim. Harami sofralarda sergilenen benim basim. Beni bir agacta kistirdilar, Kor bir testereyle bicildim. Agladim, kurudu goz pinarlarim, Agladim, hasretine turku yaktim. Agladim, gel diye ey sevgili...

Sevgili... Omerim, Aliyim, Osmanim, Vuruldum bir niyaz vaktinde, Kanim dagildi kitabin sayfalarina. Seni yazdim bir damla kanla, Isminin dolastigi semaya, Bir bastan bir basa: Sen gel diye Ey sevgili...

Ey sevgili... Kirildi mi disin? Dikenler acitti mi ayaklarini? Deve iskembeleri kirletti mi elbiselerini? Medine yollarinda yoruldun mu? Taifte taslar kanatti mi gul yanagini? Kirildi mi kalbin bize? Kirgin misin sevgili?

Ne care Bekirler yok simdi, Aliler, Osmanlar, Omerler yok. Halidler gitti, Musablar gitti. Hatice yok, Zeynep yok, Fatima yok. Muminlerin annesi sofra acmaz evlerimizde. Kedilerin babasi dolasmaz sokaklarimizda. Biz ne cok yetim olduk da, Senin gibi oksayanimiz yok artik. Gel bir oksa ne olur. Yaralarimizdaki irinler azdi. Canimiz acidi. Bir merhamet et, bir gulumse efendim. Bir gorun puslu sehirlerin ustunde. Bir ses ver puslu yureklerimize. Bekler dururuz her seherde, Sen gel diye ey Sevgili...

Ey Sevgili... Buralara bir hal oldu: Ne yakup inliyor simdi, Ne Misirda ruya goruluyor, Zuleyhalar yalanci, Yedi adam ne yapsin, Magaralarin kapilari da kapali. Musa vurunca asasini, Oynamiyor yer yerinden. Yol vermiyor kizildeniz. Sakinmiyor Ibrahimi atesler, Su tasimiyor karinca. Ethemin baliklari getirmiyor igneleri denizden. Buralara bir hal oldu: Sen yoksun, buralar duman oldu efendim.

Bir mektubun gelmedi buralara... Bir Nesaci sormaz halimizi. Bir yalniztir dustu ocagimiza. Bir karanlik coktu basimiza. Ay aydinlatmiyor, Gul kokmuyor. Yoklugun karabasanlar gibi cokunce sinemize, Dagildi hanemiz, Dagildi yuregimiz, Dagildi birligimiz...

Sevgili affet bizi: Bir deve olamadik, Hasretinden catlayip olecek. Bir kuru agac olamadik, Yokluguna kanli gozyaslar dokecek. Bir Bilal olamadik, Sensiz ses vermeyecek. Bir Ebu zer olamadik, Alip basini gidecek.

Ey sevgili, Ey sefaat sahibi, Affet bizi. Affet...

Simdi bir sarki duser dilimize, Bir ask iner yuregimize. Bir el tutar elimizden. Bir af fermani gelir otelerden. Bir sen gelirsin. Bir sen gelirsin. Biz bin seviniriz: Sevgilim Muhammed diye... Sevgilim Muhammed diye... Meleklerle yaris ederiz...
ALINTI

« Önceki ::