VE GÜZ YÜZÜ GÜLÜYORDU GÜLLER'İN EFENDİSİNİN...

7/12/2008 · Kategori: Ellerin_ellerimizdir efendim

Ve gül yüzü gülüyordu Güllerin Efendisi'nin 
07/12/2008 
 
 
Harun TOKAK - YENİ ŞAFAK 
 
 
 
 
Ve gül yüzü gülüyordu Güllerin Efendisi'nin

Arafat Dağı güneşin bağrında yanmaktadır.

Günlerden Arefe'dir…

Yüz binler Arafat Dağı'ndadır;

Allah'ın insanları affettiği yerde,

rahmetin sağanaklaştığı topraklarda.

Güllerin Efendisi Veda Hutbesi'yle seslenmiştir sahabelerine.

Veda…

Her şey ayrılık şarkıları söyler burada.

Güllerin Efendisi, devesinin üzerindedir…

Elinin birisi yorulunca diğerini kaldırır.

Dualarına, yalvarmalarına, yakarışlarına hiç ara vermez.

Dudaklarında hep aynı sözler,

“Ya Rabbi ümmeti!”

Bir aralık kamçısı yere düşer, eğilip alırken bile bir eli yine havadadır.

Gül yüzünden terler boşanır…

Gül terler…

Ter ruhundan çıkar.

Güzel gözlerinden dökülen yaşlar elbisesini,

devesinin parlak tüylerini,

Arafat toprağını ıslatır…

Ama gül yüzü bir türlü gülmez…


* * *
Bu gün yine Arefe…

Şu dakikalarda milyonlarca insan beyaz kelebekler gibi Ka'be topraklarında koşuyorlar…

Arafat Dağı'nda uçuşuyorlar…

Gelin odaları gibi çoktan süslenmiş olan Arafat, daüssıla tutkusuyla kendine koşan konuklarını çoktan basmıştır bağrına…

Arafat…

Hak rahmetinin sağanaklaştığı yer…

Ümidin bütün renklerini bağrında barındıran dağ…

Hesap endişeli bir Arasat Meydanı.

Bu gün, dünyaya dair her şeyden sıyrılmıştır insanlar.

Ümidin ve endişenin gel-gitlerinde akşama kadar hayaletler gibi dolaşır dururlar Arafat yamaçlarında.

Burada bir kere bile bulunma bahtiyarlığına ermiş bir insan, hiçbir zaman bütün bütün kaybetmez.

Dünyevi bir insan gibi ölmez.

Her daim diplerine can suyu verilmiş güller gibi açar da hiçbir zaman bütün bütün pörsümez.

Arafat'lı günler, insanın gönlüne bir ömür boyu sabah güneşi gibi dökülür.

Milyonların dağı taşı inleten “lebbeyk” sesleri, orada bir kere bile bulunmuş her nasiplinin gönül denizinin kıyılarını hep okşar durur.

Arafat sabahları ve akşamları o kadar büyülüdür ki hiç kimse o tatlı rüyadan uyanmak istemez.

İnsan, Arafat düzlüğünde dudaklardan dökülen duaları, yakarışları duydukça daha bir durulaşır.

Sonsuz saadete olan ümidi güller gibi açar ve kendini baştanbaşa baharlaşmış bir bahçenin içinde bulur.

Ruhun uhrevileşmesi ve sonsuzluğa kanatlanması için her mü'min hiç değilse ömründe bir kere olsun Arafatlaşmalıdır.

Sabah ve akşamını bir oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

Bu gün, Arafat'ta kim bilir ne dualar ne yakarışlar ne iç çekişler ne iç döküşler yaşanmaktadır.

Hele ikindi sonrası…

Buruksu bir vedanın insanların içine gelip oturduğu dakikalar…

Daha bir derinlikli , daha bir içten, daha bir ağlamaklı olur sesler…

Kâinat kendi sükûnunda boğulurken insanlar burada tepeden tırnağa ses kesilirler.

Ve sesler dolar kulaklarına…

Geçmişin derinliklerinden gelen sesler…

Hazreti Adem'in “Allah'ım! Ben kendime zulmettim, ne olur beni affet!” sesleri…

Hazreti Hacer'in, Safa'dan Merve'ye koşarken ki; “Su, bir damla su!” sesleri…

Hazreti İsmail'in sesi az ötede teslimiyet postunda oturan Mina'dan gelir.

Hazreti İbrahim'in “Allah'ım! Senin için bir ev yaptık, bizden bunu kabul buyur.” sözleri Ka'be'den yükselir.

Güllerin Efendisi'nin bu topraklarda;

“Yarın Rabbim beni sizden soracak ne diyeceksiniz?” diye veda hutbesinde yüz binlere söylediği sözler…

Hepsi derin bir ırmağın derinlerinden gelen sesler gibi dolar kulaklarına.

Bu dakikalarda insan kendisinin manevi bir varlığa büründüğünü hisseder ve hayretler içersinde nurdan bir abide gibi yükselir.

Bundan on beş asır önce yine böyle bir Arefe günüydü.

Güllerin Efendisi, devesinin üzerindeydi…

Yüz binler etrafında beyaz kelebekler gibi uçuşuyordu.

Elinin birisi yorulunca diğerini kaldırıyor ama duasına hiç ara vermiyordu.

Bir aralık kamçısı yere düştü onu alırken bile bir eli yine havadaydı.

Gül yüzünden terler akıyordu.

Gül terliyordu.

Ter ruhundan çıkıyordu.

Güzel gözlerinden dökülen yaşlar elbisesini ıslatıyor, devesinin parlak tüylerini ıslatıyor, Arafat toprağını ıslatıyordu.

Sabahtan beri güneşin bağrında beyaz ihramlar içersindeki insanların sesleri, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını andırıyordu.

Göklerin kapısı bir kere daha, belki de son kez açılıyordu.

Gözlerini göklere dikiyordu Güllerin Efendisi.

Melek elinde mesajla görünüyordu.

“Bu gün sizin dininizi tamamladım…” buyuruyordu Âlemlerin Rabbi.

Arafat'ta her şey ayrılık şarkıları söylüyordu.

Hz. Ömer ağlıyordu.

Dinin tamamlanması aynı zamanda büyük bir ayrılığın habercisiydi.

Kopacak fırtınanın farkındaydı.

Yüz binlerin yalvarışları, yakarışları meleklerin çığlıklarına karışıyordu

Arafat bu güne kadar herkese bağrını açmış, herkese ümit dağıtmış, herkesin yüzünü güldürmüştü.

Güllerin Efendisi'nin dudaklarından dualar, yakarışlar aralıksız dökülüyordu ama gül yüzü bir türlü gülmüyordu.

Serendip Sahilleri'nin yalnızlığında boğulan Hz . Âdem “Ey bu yerlerin sahibi! Yalnızlıktan çok bunaldım.” diye yalvardığında Hz Havva ile burada buluşmuştu.

Dünya gözüyle birbirlerini ilk defa bu topraklarda görmüşlerdi

Cennet'ten sökülen bu iki fidan bu topraklarda kök salmıştı.

Hazreti Âdem burada insanlığa baba, Hz Havva ana olmuştu.

Gözyaşları burada dinmiş, burada gülmüşlerdi.

Arafat, dünya sabahında suların aydınlandığı, yolların kavuştuğu, ırmakların buluştuğu yerdi.

Bu tepelerdi insanlığa Cennete giden yolları açan.

Bu tepelerdi Hz İbrahim'le oğlu İsmail'i yeniden kavuşturan.

Herkesin yüzü bu tepelerde gülmüştü ama Güllerin Efendisinin yüzü bir türlü gülmüyordu.

Kızıl atına binmiş guruba koşan güneşin kızıllığına karışan “lebbeyk” sesleri çığlık çığlığadır.

Gün gidiyordu…

Gün geceye dökülüyordu…

Ufuklar buğu buğu veda duyguları dağıtıyordu.

Faran Dağları siyah elbiselerine bürünüyordu.

İnsanlar, beyaz kelebekler gibi Arafat Dağı'nın eteklerinden Müzdelife'ye doğru dökülüyordu.

O muhteşem manzara görülmeğe değerdi.

Alacakaranlıkta bir ışık seli…

Sonsuzluğa…

Mekânsızlığa…

Allah'a akan bir ışık seli…

Müzdelife Allah'a daha bir yakın olmanın adı…

Arafat rükû günü ise, Müzdelife bir secde gecesidir…

Mehtap, dolunay olma yolundadır.

Dağ, dere ve vadiler mehtabın o tatlı o yumuşak ışıklarıyla cilveleşir.

O dakikalarda, adeta gökler yere iner ve arz semavileşir.

İnanlar, üzerlerine nur inmiş türbelerin sakinleri gibi sükûn içinde gönüllerini Hakka açarak sabahlara kadar secdenin, Allaha yakın olmanın tadına varır.

Ka'be toprakları; gökler, gönüller ve gözlerin ışık sağanağındadır.

Yıldızlara ne kadar da yakındır insanlar.

Gece ilerledikçe daha bir büyülü hal alır Müzdelife.

Kalb sesleri, meleklerin soluklarıyla at başıdır.

Müminler meleklerle maratondadır.

Arafat'ta yorulanların Müzdelife'de dinlenmeleri gerekir.

Ertesi gün yine yorucu bir maraton onları beklemektedir.

Ama Güllerin Efendisi o gece sabaha kadar yine duaya durmuştur.

Kalbi parça parçadır.

Gece boyunca dilhûn olur…

Gözyaşları Ceyhun olur. “Ümmeti, ümmeti” diyerek inler durur.

Gün ışımaya başlar.

Gün ışırken Güllerin Efendisi'nin gül yüzünde de bir tebessüm vardır.

Biz o tebessüme kurban oluruz.

Çünkü o tebessüm olmasaydı biz mahvolurduk.

Ömrümüzü o tebessüme borçluyuz…

O tebessüme…

 
 

Ey Nebi!Sen gitmiştin..

22/9/2008 · Kategori: Ellerin_ellerimizdir efendim



Ey Nebi !
Sen gitmiştin.
. . .
Ardından, Ebubekir gitti. Aşk sadakatını yitirdi. Ebubekirler gitti.
Sonra, adaleti sessizce gömüp toprağa Ömer gitti.
Ardından haya gitti , edep gitti. Zarafet gidince güzellik kıymetini yitirdi. Osman gitti.
Edebin olmadığı yerde ilme yer yoktu. Ali gitti. Aliler gitti. Kan gölünde boğuldu Kerbela...
Ardından, atına binen gitti. İzini sürmek için yola çıkanlardan sağ salim varanlar; şimdi senin yanında ...
. . .
Ey Nebi!
Büyük laflar ettik Senden sonra.. Sonu Sana varmayan sözler söyledik. Sen, her şeyi söyleyip gitmişken bize, biz söylenmemişi aradık. En yakınımız bile itibar etmedi bunlara... Sen i çıkararak söylenen her söz, yanlış bir makamdaydı çünkü...
Önce "dünya" dedik. Olmadı. Sonra "coğrafya" dedik. Olmadı. "Şehir" dedik, "mahalle" dedik, "ev" dedik. Olmadı. Bari "kendimizdedik. Dedik lakin büyük savaşı kaybetmiştik ki küçüklerine mecal mi kalsın!
. . .
Ey Nebi!
Senin yokluğunda ; acı ve çileyi koydular mataramıza... Ki biz her susayışımızda onu yudumluyorduk.
Senden sonra ;ne senin aşkına anasını babasını feda edecek evlatlar kaldı, ne de yoluna feda edilecek ana, baba...
Sözünü, senin sesinden daha fazla yükselterek söyleyenler vardı aramızda. İtibar ettik onlara. Ses çıkarmadık. Ne alnındaki secde izlerinden tanınan müslüman kaldı, ne de onu tanıyacak basirette mümin.
Besmele çekip, söze Ebuzerle başlayanların düşlerini, ucu göğe varan gökdelenler süslüyor şimdi.
. . .
Bizim çağımızda ey Nebi, münafığın itibarı müminden fazlaydı. Onları tac edip koyduk başımıza ve kaldık mı bir başımıza !...
Sen bize nemli gözlerle yaşamayı öğretmişken, gözlerimiz dünyalık sevinçlerin telaşındaydı oysa...
Oryantalistler artık hikayemizi biliyordu. Tüm güvercin yumurtalarını kırıp elektrik verdiler damarlarımıza...
Fellek fellek aradığımız düşmanlar ; birimizin gözünden çıktı, birimizin elinden, birimizin dilinden.. Bir diğerimizin ise tam içinden...
"Ey sevgili, en sevgili " dedik. "Yokluğunda " dedik. "Sen gidince efendim.." dedik.. Firakın uzadıkça, vuslata dair yazılar çoğaldı çoğaldıkça... Tanrılarını helva yapıp yiyenlerin ununu şekerini biz ürettik. Yetmedi. Sen Bedirde kuyularını kuruturken, biz sularımızı verdik.
Düşmanlarin eliyle besleniyor şimdi müslüman coğrafya....

Ey Nebi!

Ümmetin başka başka yollara sapti Senden sonra... Izm lerle avutuldu ümmetin. Erkeklerimiz hümanist oldu, kadinlarimiz iyi bir feminist...
Bini bir paradan bin parçaya bölündü coğrafyan...
Senden sonra ; Afganistan vuruldu. Keşmir kavruldu. Çeçenistan unutuldu. Bosna duruldu. Bagdat satildi... Mescidinin alti oyuldu. Haya, örtüsünden soyundu. Dinin, gözlerimizin içine baka baka soyuldu. Toprak, iyilerimizi almaya koyuldu. Müslüman mahallesine salyangoz pazari kuruldu. Ümmet, yoklugunda yoruldu, yoruldu....
Anlam, renk, tat, koku, büyü, ahenk, fıtrat, aşk , muhabbet, zaman ve düzen... Ne varsa bozuldu. Hangi birini saysak ey Nebi ! Yüzümüz yok ki şikayete... Söylenmeye hakkımız yok !..
1400 yıldır ilk söylendiği gibi gelen - öyle saf, öyle duru gelen - bir tek "söz" vardı, "sözlerin" vardı. Onu da biz bozduk.
"Binlerce kere tövbe" dedik, yeminler ettik. Zaman geçti. Tövbeyi de yeminlerimizi de bozduk.
Bildiğimiz, iman ettiğimiz "Bir"di. İki oldu. On oldu. Yüz oldu. Bin oldu...
. . .
Ey Nebi !
Senin ardından, ritmini kaybetmiştik hayatın ve tüm tellerimiz bozuk çalıyordu.
Ebreheler şehirlerimize demir fillerle saldırırken, artık ellerinde kurşunlarla şehri koruyacak ebabillerin yoktu. Zaman devrini tamamliyordu ve bizim Kitapa ayiracak vaktimiz dahi yoktu.
Kuş tüyü yataklara gömerken kafamızı, sadece komşumuza değil, komşuyu bize mirasçı kılan sana da kapalıydık aslında...
. . .
Ey Nebi !
Taif yolları hala dikenli. Hala taşlı... Taifte seni taşlayanların çağdaşları, bugün camdan evlerimizde bizleri taşlıyor.
Araftakilerin sayısı gün be gün artıyordu; yeryüzü coğrafyasına düşen her bir bombadan sonra...
"Tebliğ" ; sadece "belağat" olarak karşılık buldu sözlüklerimizde. "Her kuyunun dibinde bir Yusuf yatar" gerçeği yanı başımızda duruyorken, gerisin geri gittik yanlarına Yusufların...
Kaburga kemiklerimiz kırılmıştı düştüğümüz yerden doğrulduğumuzda... Yüzyıllar boyu köle gibi boynu bükük gezdirildik meydanlarda...
Hançerelerimizden aşagi inebilseydi Kur'an, bu kadar yamuğun arasında bir doğru çizebilecektik elbet!
. . .
Bağrı taşlaşanın bağrına taş basmasına ne gerekti! Karnımız hiç aç kalmadı ve soframızdan hiç aç kalkmadık ki Sen'den sonra...
O kadar geri kaldık ve beceriksizdik ki ashabını filmlerde dahi canlandıranlar yine "Sana inanmayanlar"oldu.
İçimizden Salebenin yolunda, Salebe gibi binlercesi helak oldu. Ardından, "Muhammed ölmedi!" diye haykıran Ömerlerin yankısı kayboldu.
. . .
Sen yanımızda olmayınca ey nebi!
Medine sokaklarında bize "Hoş geldin!" diyen olmadı. "Talealbedru" lar hoş bir seda olarak kaldı kulaklarımızda.. Sen yanımızda olmayınca bize acıyan da olmadı.
. . .
Ey Nebi!
Beraber Uhuta çıkacaktık oysa... Geri dönmek üzere şehre şöyle bir bakacaktık.
Birlikte dünyayı dolaşacaktık. Yanımızda Sen ve elimizde Kitap, bütün putları asamızla bir hamlede devirip sancağımızı dalgalandıracaktık. Sonra Sen, davetini okuyacaktın insanlara. Kurtuluşa ve esenliğe çağıracaktın. Krallara ve sultanlara ulaşmak üzere mektuplar yazıp postalayacaktık. Ardından biz varacaktık yanlarına... Hakk'ın silahı yanımızda, eğilip bükülmeden dimdik duracaktık karşılarında. "Ya ol, ya öl !" diyecektik.
Dizimiz, dizinin dibinde günlerce mağarada saklanacaktık. Sen gizli tılsımlar fısıldayacaktın kulaklarımıza. Biz, Sen'i kollayan güvencin olacaktık. İncecik ağlarımızı örüp kapına, seni koruyan örümcek olacaktık.
Safayla Merve arasında gidip gelirken binlerce kere, içimizdeki ve dışımızdaki şeytanları taşlayacaktık. Yol verecektik ümmete. Yol olacaktık.
İçimizden Ali olanlar, yatağındaki sıcaklığı hissedenlerden olacaktı.
Senin biricik Haticen olacaktık. Biricik Ayşen... Hepimiz evladın Fatıma olacaktık. Hasan Hüseyin olup Sen'in omuzlarından temaşa edecektik alemleri..
Birimiz Ömer olup; Sana inanmayanın, hükmüne razı olmaylarnın boynunu vuracaktı. Bir diğerimiz Kaab bin Züheyr olacak ve küfre saplanan ok mesabesinde hikmet dolu mısralar okuyacaktı.
Daha seni evimizde ağırlayacaktık. Utana sıkıla bir kuru ekmekle bir parça tuz koyacaktık sofrana. Ve sen yüzünde tebessüm, müjdeler yağdıracaktın yuvamıza...
Erkam'ın penceresinden gün ışıdığında ve güneş secdeye kapanırcasına yüzüne vurduğunda; tekbir sesleriyle inleyen yine Mekke olacaktı.
Birimiz "kırk" ve kırkımız bir olduğunda , kırk halka bir zincire vurulduğunda ; zaman ve mekan yeni baştan yaratılacak ve tarih yeniden yoruma muhtaç olacaktı.
Ey Nebi !
Sırtındaki hırka, belindeki kılıç, elindeki asa, baş koyduğun hasır parçası olacaktık. Alemlerin efendisini taşıyor olmanın tarif edilemez kıvancıyla, Kusva olup diyar diyar taşıyacaktık seni. Bizi terkeder olduğunda, kütükleşmiş gözlerimizden yaşlar dolup taşacaktı. Ve Sen bizi şefkatli ellerinle okşayacak, canım kurban ellerinle okşayacaktın...
Sen bizi korkutacak, bizi ümitlendirecek, Sen bize kızacak, acıyacak, bize merhamet edip müjdeler verecek, bizi haberdar edecektin.
Yüzünde küçük bir tebessüm yakalayıp bir ömür mutlu olmak için peşin sıra koşacaktık ardından. Sen neredeysen biz orada olacaktık.
Sen nereliysen biz oralı olacaktık.
. . .
Sen... Alemlerin biricik efendisi!
Sen... İki cihan serveri...
Sen... "Falanca kabileden kurutulmuş et yiyen bir kadinin oglu..."
Biz, seni kor bir ateş gibi ellerinde tutan ve etrafinda dönüp duran pervaneler!
Biz, sevgine aç / rahmetine muhtaç bilmem kaçıncı yüzyılın inanmışları!
Bizler senin biricik ümmetin...
Biz... Filanca kabileden taze et yiyen kadınların evlatları...
. . .
Bizi terk edişinin üzerinden yüzyıllar geçti ey Nebi!
Çağlar açılıp çağlar kapandı. Milyarlarca insan gelip geçti bu topraklardan .. Lakin ne senin çağın gibi bir çağı, ne de mübarek yüzünde beliren o sıcaklığı bu dünya görmedi. Bir daha da görmeyecek.
Şefaat et Ey Nebi!
Şefaat et ey RASUL!...


alıntı

22/9/2008 · Kategori: Ellerin_ellerimizdir efendim

Gul peygamberim,

Ummetin Sana selam gonderince, Allah (c.c)`in melekleri bu selami alir Sana iletirlermis, oyle ise:

Es-selamu aleyke Ya Rasulallah
Es-selamu aleyke Ya Habiballah
Es-selamu aleyke Ya Nebiyallah
Selam Sana Ey Gul-i Rana !

Ya Rasulallah,

Suan elimde tuttugum kalem dahi hal-i ruhuyetimi Sana izah etmekten aciz kaliyor. Ve Sana yazdigim her kelimeyi “kelime”olarak degilde ruhumdan gelen bir duygu yuku olarak kelimelere yansitiyorum. Neye, nerden ve nasil basliyacagimi bilmeden, bir sehre ilk defa tesrif eden bir insan gibi, ben de hangi duygu selinde bogulacagimi bilmeden baslamak istiyorum acizane.

Ya Habiballah,

Gonlumun Gulu, ruhumun huzur kaynagi, guzide insan, rahmet peygamberim!
Gullere bakipta hayran olmamak olmaz, guller kokusunu da o guzelligini de Senden almistir. Kimbilir Senin cemaline bakanlar ne kadar meftun oldular Sana. Hani Ebu Cehil Sana: “Ya Muhammed ne kadar cirkinsin”demisti. Sen de sukut etmistin, Sen biliyordun ki herkes kalbinin guzelligi kadar guzelligi gorebilirdi. Ve derken Ebu Bekir (ra), sadik dostun gelmisti de Sana hayran hayran bakip, ve can-i gonulden: “Ya Rasulallah ne kadar guzelsin”demisti.

Sana Ebu Bekir(ra) gozuyle bakmayi ne kadar yeglerdim. Ben de Yesil Kubbeni seyrediyorum resimlerde. Ne kadar Ebu Bekir (ra) misali hayranlikla bakmayi beceremesemde, Senin icin kalbimin en derinliklerinde Sana ozlemim ve sevgim var. Ya Rasulallah, ne zaman dunya hayati beni cok mutlu ediyor ven ne zaman benim canimi acitiyor, o an odama kosuyor ve Senin Yesil Kubbeni bakarak agliyorum. Sanki Sen yanimdaymissin gibi Seninle konusuyor ve mutlulugu, da huznu de Seninle yasiyorum. Masuk asksiz olmaz Ya Habiballah. Yuregimdeki yanan gizli bir korsun ve insaAllah hep oyle kalacaksin.

Ey Gonuller Sultani, Ask ikliminin en Guzel Sevdasi,

Kalbimiz aciyor buralarda. Seni Sensiz yasamak zor geliyor bizlere. Senin yolunda gidenlerden yuz ceviriyor bir coklari. Islam garip baslamisti, suanda boynu bukuk devam ediyor ya Rasulallah. Bu kadar guzel bir dini guzel yasayamayan bizlere, darbe ustune darbe indiriliyor. Allah c.c.`a kasem olsun ki, bizler birseylerin farkina varma noktasindayiz Ya Rasulallah. Indirilen darbeler artik gozumuzu acmamiza vesile oldu biiznillah. Bu kalpler Hak`kin ve Senin askini yasadikca islam bayragida gonullerde ve bu kainatta hep dalgalanacak insaAllah.

Ya Rasulallah, yurekler Senin ozlemine bogulmus, Senin Sancaginin altinda bulusacagimiz gunu bekliyoruz.
Ne kadar gunahkar olsakta, Seni cok seviyoruz, ve sairin diliyle ”Seni Seven Senin gibi olmali” bunun da idrakindeyiz acizane.

Duygularimi dahi anlatmaktan aciz kaldigim suanlarda mektubuma son veriyorum. Ben isterdim ki Ya Rasulallah, Sana yazdigim her mektubun altina gozyaslarimla imzami atabilseydim. Fakat….

O beklenen gunde sefaatinden bizleri mahrum eyleme Sevgili Peygamberim…

Ve tekrardan…

Es-selamu aleyke Ya Rasulallah
Es-selamu aleyke Ya Habiballah
Es-selamu aleyke Ya Nebiyallah
Selam Sana Ey Gul- Rana !

TAİF UHUD'DAN DA BETER

13/9/2008 · Kategori: Ellerin_ellerimizdir efendim

Ey Taif!
Ebedi ve ezeli sevgiyle,
Toprağına ayak basan Rasule,
Niçin kol kanat olmadın?
Bahtsız müşrişlere, kandın.
Yürekler dağladın yaktın.
Boynu bükük durman,
Yakışır mı Sana?
Sen, gönül pınarı, Şeyma’ın diyarısın.
Soruyorum bu ruhumun bir feryadır.
Cahil cesaretini alem tanır.
Göz yummak neden?
Ey Sakifler! Bahtsız putlar,
Süslü elbiseler, İnkarcı katı yürekler,
Sizleri musibete itip sürüklediler.
Bir övgünün peşinde ömür törpülediler.

Fahr-i âlem Efendimiz s.a.v.
Taif’e gitmeye kararlıydı.
Sevgi güneşimiz.
Ezel sırlarının şahidi,
Nura götüren Peygamberimiz,
Bir ümitle gelmişti Taife.
Eşrafın kapısını çaldı.
Bir yürek aranıyordu.
Taif’in üç büyüğü vardı.
Üç kardeş, huysuz ve yüzsüz.
Caydırıcı her şeyi söyliyorlardı.
Şunların nankörlüğüne bakın.
Dediler ki:
‘Anlattıkların yalan,
Sen peygamber değilsin.
Senden başka,
Allah peygamber gönderecek
Kimse bulamadı mı?
Bu iki şehrin,
Büyükleri ne güne duruyor?
Sen Kebş oğullarından emzirilen
Bir yetimsin’.
Sana itibar etmeyiz...
Onların,
Alay dolu konuşmalarından,
Hz. Zeyd endişe etti, soğudu eli ayağı.
Rengi kaçtı, çözüldü dizi bağı.
Büyük Peygamberin, ümitlerini kırdılar,
Üstelik alaya aldılar, büyüklük tasladılar.
Yollarda taş sağnağı,
Nereni savunacaksın?
Atılan taşlar, yuha çığlıkları.
Kan revan içinde, kalıyor Peygamber.
Bu acımasızlığın, zulmün uç nktası.
İki garip yolcu kanlar içinde.
Efendimiz,
Takatsız kalarak yere oturdukça.
Taş atıp yuha çekenler,
Yok mu?
Öylesine zalimdiler,
Mekke müşriklerinden beter.
Bilmem nasıl dayandı buna gökler,
Bunu nasıl çekti yerler?

Bir görseydin Zeyd’i,
Nur etrafında pervaneler gibi.
Bütün gücüyle,
Efendimizin etrafını fır fır döner.
Taşlar değmesin diye Rasule.
Siper eyledin canını, son Peygambere,
Ey! Kutlu sahabi
Sevgin ne kadar çoktu.
Rasüle Ekreme,
Seni unuturmuyuz asırlar geçsede.

Güzel Rabbim!
Habibinin, sevgisini doldur kalbimize.
Ey Sevgi güneşimiz,
Ey üzerimize doğan ay,
Bu şehirde senin acın varken,
Yaşamak bize zor.
Yürekler yanmış tutuşmuş olmuş kor.
Amine hatun yoktu ki seni kucaklasın.
Abdullah görmedi, nasıl cezalandırsın.
Kırılsın Sana taş atan eller.
Utanmaz mı bununla tarihler.
Ey Şefaatcımız!
Senden akıyor nuru letafet,
Bir yanında var Arş’a kadar azamet.
Lütuf sana, ihsan sana,
Alemlerin göz bebeği,
Ey taze duygularla sevilen,
Şerefli Nebi!

İşte orada,
Sevgi dolu kalbini
Dönerek Beytullaha,
Mübarek ellerini kaldırdın, Yüce Allaha:

‘’Allahım!
Güçsüz ve çaresiz kaldığımı,
Halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana
Arz ve şikayet ederim.
Ey merhametlilerin merhametlisi!
Herkesin zayıf görüpte dalına bindiği,
Biçarelerin Rabbi sensin. Sensin benim Rabbim.
Beni kime bıraktın! Huysuz ve yüzsüz yabancıya mı?
Yoksa bu işimde bana hakim olacak düşmana mı?
Allahım!
Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere,
Belalara hiç aldırmam. Fakat senin esirgeyiciliğin bunları
Göstermiyecek kadar geniştir.
Allahım!
Gazabına uğramaktan rahmetinden uzak kalmaktan
Karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahireti salaha kavuşturan
İlahi nuruna sığınırım.Rızanı dilerim.Sana iltica ederim.
Bütün kuvvet, her kudret ancak senindir, Ya Rabbi’.

Rabia oğulları,
Dikkatle Resulullaha bakıyorkardı.
İçlerinde merhamet duygusu kımıldadı.
Kötü muameleye üzüldüler.
Köleleriyle bir salkım üzüm gönderdiler.
Büyük Nebi, getirilen üzümü,
Besmeleyle yemeye başladı.
Addası, bir merak sardı,
Nihayet kalmadı sabrı.
Sordu:
Sen Peygambermisin?
Fahr-i âlem Efendimiz
Buyurdular evet.
Addas, Sen Hak Peygamberisin
Uzat elini öpeyim,
Dudaklarım nasiplensin.
İncil’de Tevrat’da okudum seni
Davet et dinine beni.
Çicekler baharı nasıl beklediyse
Öyle bekledim seni.
Zalim şehvet perestlerden bıktım;
Kurtar beni.
Utbe ve Şeybe bu manzarayı..
Kin dolu bakışlarla seyrediyordu.
Dediler:
Ey vah! Köle elden gidiyor.....
Bakın bu bir ilahi cilve,
Nasıl sultan oldu bir köle.
Fazla bir süre geçmemişti ki,
Gördüler ki, Bir beyaz bulut,
Peygamberi sıcaktan koruyor.
Boşa gitmez, etsem bir yemin.
İçindeydi Cibril-i Emin.
İsyankarların yaptıkları,
Elbette Allaha malum.
Şerefli gözeticiler, geldiler oraya.
Selam verdiler, Rasulü Kibriyaya.
Emret, Ey Allahın Rasülü!
Vakti saat geldi.
Şu dağları, onların üzerine devireyim.
Hatemül Enbiya buyurdular:
Güzel Rabbimin,
Tevhidiyle buluşsunlar.
Hayır, kahrolmasınlar,
Nesillerinden gelecektir müminler,
Allahım!
Taif halkına doğru yolu göster.
Kederli ve elemli,Taif zülmünden,
Mekke’ye dönerlerken
Batnı Nahleye, geldiler gün batarken.
Cenab-ı Hakkın, huzuruna durdular.
Efendimiz imam,
Errahman suresini okurlar.
Hikmetinde süal olmaz.
O esnada, gelmişler ya!
Dokuz kişi hazır cinlerden,
Hayranlıkla dinliyorlardı,
Kur’an-ı Peygamberden.
Onları, namaz bitince.
İmana davet etti Rasül,
Hak dine girdiler teretsüzce.
Kur’an-ı cinler, dinlediler,
iman ettiler.
Dağlar Kur’an-ı işittiler,
İnlediler.
Daha zalim kim vardır?
Kulaklarını tıkayıp kaldıkları küfürde.
Karanlıklara gömülmüş beyinler.
Taştanda katı İnkarcı yürekler.
Kur’anın,Kabenin, Peygamberin,
Kıymetini bilemediler, bilemediler.


Ali Kılıç Kakiz

ELERİN,ELLERİMİZDİR EFENDİM

11/9/2008 · Kategori: Ellerin_ellerimizdir efendim




Bildik ki, siz insanların en lütufkârısınız…
Bir köleyi, bir çocuğu dahi geri çevirmezdiniz.
Birnin elini tuttuğunuzda,,
elinizi tutan kimse bırakmadıkça elini bırakmazdınız.

Çölün aziz misafiri.
Suskunların kutlu sözcüsü.
Hüzünlerin sabırlı bekçisi.
Teselli yağmuru.
Huzur pınarı.
Efendimiz..
Kokunuz duyuldu önce.
Saçları rüzgârın yakasına tutuşmuş çocuklardan biri ellerini kumlardan çekip koştu.
Gözlerini yukarı çevirdi.
Yukarıların habercisinin, yücelerin gezginin yüzüne bıraktı kalbini.
Kanatlarını sessizliğin avucuna yayıveren kelebekler asılı kaldı havada.
Rüzgâr nefesini tuttu.
Kum tanecikleri gül yüzünüzün kıvrımlarına koşuştu.

Billur elleri uzandı nur ellerinize.
Eline avucuna yığdı çocuk sevinçlerinin hepsini.
Bakışlarını akıttı yüzünüze.
Gözlerinize, ta gözlerinizin bebeğine baktı Efendim.
Varlığınızın çölü gül(l)e çevirdiğini, ölümü sonsuza bitiştirdiğini bilerek b/aktı gözlerinizin içine.
Kendisinden önce kardeşlerini yutan çölün tozları/nı temizle/n/di ellerinizle yüzünden.
Nefes aldı gözlerinizle buluşunca gözleri.
Belki de delice seğirtti ardınızdan.
Siz de onu beklediniz belki; hepimizi, her şeyimizi, bütün kızlarımızı kucaklayan, yitirdiklerimizi bize yeniden vaad eden tebessümünüzle beklediniz.
Kız çocuğunun dudağında sonsuza goncalanan tebessüm gülleri açıldı.
Sizin karanlıkları dağıtan, hüzünleri silen, korkuları boğan tebessümünüze dokundu bakışları.
“Kal” dedi gözleri, “biraz kal, gitme…”
Avucunuza bıraktı avuçlarının huzurunu…
Belki birkaç adımı birlikte attınız Efendim.
Yavaşladınız.
Ki hiç acelenizin olmadığını bilirdik.

Boyu hizasında eğiliverdiniz.
Bize döndüğünüz gibi, yükseklerin en yükseği miractan iner gibi.
Bizim hatırımıza indiğiniz gibi el üstünde tutulduğunuz semâdan arzın çölüne.
Gözümüzün yaşını silmek için alkışlandığınız göklerin cezbesinden sıyrılıp bulandığınız gibi dünyanın hüznüne.
Sırf bizi sevindirmek için Yakınlık makamından uzak kalmaya razı olduğunuz gibi..
Eğildiniz Efendim, eğiliverdiniz.
Yanımıza döndünüz.
Yüzümüze baktınız.
Hatırımızı saydınız.
Nazladınız.
Kız çocuklarımıza ebedî teselliler getirdiniz deste deste .

Kucakladınız sımsıcak.
Medine’li kız çocuğunun elinden tuttunuz.
Adı kâh Hacer, kâh Maria, kâh Samaneh belki Rojda ya da Lena oluverdi.
Fıtratı İslam idi kız çocuğunun…
Onun sevincini öncelediniz; sonraya bıraktınız başkalarını.
Onu sevindirmeyi önemsediniz, bekleyenleri ötelediniz.
An dondu.
Mekan doğruldu.
Çöl dirildi.
Zaman yeniden kanatlandı bakışlarınızın göğünde.
Tebessüm ettiniz.
Küçük kız çocuklarının hatırını her şeyin önüne aldınız.
Onlar için çektiğiniz sancıları sakladınız onun gözlerinden.
Onlar için kanayan ayaklarınızı unuttunuz onun sevincinde.
Dualarınızın göğünde bir güneş gibi yükselttiniz kız çocuğu mutluluklarını. .

Ellerinizin nuruyla ışıdı kızın yüzü.
Ve kızın ışıyan yüzünden yansıyan ışığın aksi sevinç sevinç pencere önlerimize kadar taştı.
Ve kızın gözlerine nakşolan gül yanağınızın kokusu döndü dolaştı kızlarımızın yanağına bulaştı.
Şimdi, o kızın yanağından miras bir ışıltıyı ve kokuyu taşıyor kızlarımızın yanakları

Onların lüle saçlarında, ceylan titrekliğindeki iri gözlerinde, beyaz gülüşlerinde, yarım kalmış, acemi ve masum dualarında sizin tesellinizi içiyoruz her gün.
Küçük kızlarımızı seviyoruz Efendim sayenizde.
Onlar için umutlanıyorsak, sizin müjdenizle
Onları sevindirebiliyorsak, sizin hatırınıza Efendim…
Ne varsa sevgiden yana elimizde avucumuzda, mayasını sizin tebessümünüzden devşirdik Efendim.


Efendimiz,
Neden hâlâ elini tutmaktan uzak düştüğümüz kızlarımız var bizim.
Elimize tutunan yetimleri, öksüzleri ötelere öylece düşüncesizce itiverdik biz.
Kızlarımızın sımsıcak tebessümlerini soluğumuzdan buz tutmuş dipsiz kuyulara savuran buzdan heykelleriz biz.
O masum dudakların “Baba!” deyişlerini huzursuz ve telaşlı saatlerin yüzünde par(ç)alayan babalarız biz…
Şimdi, kapı arkalarında baba yolu bekleyen nazenin kız çocuklarını babasız bırakanlarla aynı şehirleri paylaşıyoruz biz.

Bir gün olsun, âh bir an olsun, kızımız tutunca elimizden, hiç bırakmamaya ahdederken biz, o bırakmadıkça onun elini bırakmamaya niyetlenirken biz, hatıranı ete kemiğe bürüyüp giyinebilir miyiz?
Nasıl olur da o billur elleri salıveririz ellerimizden nâr görüp çözülüvermiş buz gibi biz?
Niçin gözlerinizin içine büyüdüğümüz zaman da o ışıltıyla bakamayız o kız gibi biz?
Acaba biz kimlerdeniz?
Sizin tuttuğunuz eli tutamayıp itenlerden miyiz?
Ellerinizden kızlarımızın gül kokladığı Efendimiz…
Özür dileriz..
Menbaı siz olan, kızlarımızın yüzünden bize yansıyacak bir sadakalık ışıltı dileniriz…
Affımızı isteriz…

« Önceki ::