14/10/2008 · Kategori: ASKTIR KI____GERISI VESAIREDIR___
Bir bahar gecesi; kaybolmuş bir kalemin tatlı hıçkırıkları, belki sevinç, belki de acı...
Aşk koyar mısın bu masalın adını?
Aynı ayın farklı hilalleriyiz, aynı duyguların Allah bilir kaçıncı sahibiyiz...
Yastığa konduğunda uyku tutmayan başlar, hayallere konduğunda keder tutmayan onlar...
Onların, onlar gibilerin, onlara benzeyenlerin, onlarla bezenenlerin ve bizim için diyelim ki:
Ey gönül!
Sessiz kalma, susma çok konuşan var diye, içinde salınan çocukluğu haykır önce, korkma geç kalırımda annem azarlar diye, daha okunacak, okuyacak çok ezanımız var üzülme, mecnun ol, kapa gözlerini, bir salıncakta hayal et kendini, kuşlar kıskansın uçmaya yeltenen hayallerini, bağır hiç olmadığı kadar, gül çürük dişlerine inat, çekinme ve merak etme beğenilmem diye, sen önce bir sev gerisi gelir yeni pabuçların gibi yürüye yürüye...
Yine diyelim ki; ey gönül!
Eğme başını yürürken, kaç bahar gördüysen o kadar genç olmalısın şimdi, duymuyor musun, sana sesleniyor gül, karanfil, nilüfer, lale, orkide, menekşe, senin için ötüyor tüm kuşlar, vuslata ersin göz kapakların, ciğerlerin doysun çiçeklerin hoş rengine, kollarını bırak iki yanına, kaldır başını, seyret masmavi göğü, bulutları, sevdaları, mutlulukları, sensin bu mutluluğun kaynağı ve sen olmalısın sevda yolculuğuna çıkmış bu geminin yegâne kaptanı...
Bir daha diyelim ki; ey gönül!
Utanma ve sıkılma söyleyemediğin şeyler için, sen değilsin bir tek ve sen yaratılmadın bir tek, boş ver rüzgâr dağıtsın saçlarını, sarıl hayallerine sımsıkı, beklemekten sıkılma unutma ki kışında yazında var bir baharı, senin dilinle dillenecek, busenle kıymetlenecek, kafiyenle hecelerine bölünecek bir yazın, yazgınla yaza dönecek geçirdiğin tüm baharların. Bitsin bu hasret, öyle ya bitmeli artık bu hasret, Ferhat ölmemeli bu hikâyede, Yusuf gözyaşı dökmemeli bu öyküde, ayrılık çizmedim bu dünyaya, resmetmedim hiçbir hüznü bu masalda...
Önce heceler birleşmeli, sonra çocukluğum yeşermeli, gençlik görünmeli karşı tepeden, bir kulaç yanında Leyla'sı bitmeli, geceye çalmamalı bu gündüz, dillere destan olmalı nâmı...
Sevdayla ve ayın'la ve kaf'la ve şın'la söylenmeli ve aşk konulmalı bu masalın adı..
Sahi...
Aşk koyar mısın bu masalın adını?
- Mahmut Sayar -
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
14/10/2008 · Kategori: ASKTIR KI____GERISI VESAIREDIR___
..Öyle unutacağım ki seni…
.....farkında mısın… Gülmeyi unuttuğumu düşündüğün günlerde yazıyorum sana.
Köşe başlarında, cam kenarlarında, elleri soğuktan titreyen o suskun çocuk
yok artık. Simsiyah gözlerinde, yemyeşil baharların gezdiği, ben…
.....Sana yazıyorum farkında mısın… Kalbimden çekerek dolduruyorum kalemimi.
Bütün her şeyi, senin için yazıyorum bu sefer... Unutulduğunun belgesini
hazırlıyorum, bak…
.....Öyle bir unutacağım ki seni… Adını bile hatırlamak için bu belgelere
bakacağım, biliyor musun… Her şeyimden çıkaracağım seni. Baş harflerini yan
yana gördüğümde, hangi ülkenin kısaltması diye bakacağım kitaplara.
Mektubumun sonunda, kime yazdığımı hatırlamak için, başa dönerek okuyacağım
seni emin ol…
.....Öyle unutacağım ki seni… Aynı şehirde, yine aynı şekilde
sabahlayacağım. Yine aynı pohaçalarla yapacağım kahvaltımı. Yine aynı
kırmızı ışıkta bekleyeceğim. Gündüzleri telefonum çaldığında, ekranda
görünen numarana bakıp ‘müşterilerden biridir ’ diyeceğim emin ol…
Akşamları, durağa giderken senin sokağının başından geçip, ‘yine o lanet
olası işkembecinin sokağı’ diyeceğim…Bana verdiğin kitapları, hangi
kütüphaneden aldığımı hatırlamak için yoracağım zihnimi… Parmağımdaki
şekilli gümüş yüzüğü verip, ‘daha anlamlı bir yüzük var mı’ diye soracağım
İstiklâl’deki o çılgın satıcıya… Uzun sinema kuyruklarına bakıp, yan yana
duran sevgililere ‘burası hayatınızın kuyruğu değil, yanlış yerdesiniz, sıra
size hiç-bir zaman gelmeyecek’ diyeceğim… Otobüsteki arka koltuklara,
elindeki keçeli kalemle, kalp çizenler için yanımda bayıltıcı sprey
bulunduracağım, emin ol. Yanındaki kız arkadaşı için, tekrar akbil basan
delikanlının kontörü bitsin diye dua edeceğim.
.....Öyle unutacağım ki seni…
Saçların rüzgârda nasıl dalgalanıyorsa, o şekil yelelenmiş
atları en son tahminime yazacağım ve çiçekçinin önünden geçerken, ‘kırmızı
gül var mı, diyeceğime; ‘abi, bugün işler nasıl’ diye soracağım…
Alıntı
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
13/10/2008 · Kategori: ASKTIR KI____GERISI VESAIREDIR___
zuleyha yusuf'a seslenir;
âh benim! âh benim!
ey adim adiyla yazilacak olan.
sularima dokulen karanlik, yoklarimi orten aydinlik
tezatlarim benim, benim tekrirlerim
ama muhabbetinden asla rücu etmedigim
gun gectikce cogalan benzetmelerim
sozcuklerim, lugatim, lisan hacmince vasifladigim vâsifim.
zuleyha yusuf'a bir mektup yazmaya baslayinca, gordu ki hitaptan oteye gecemedi. anladi ki askin namesinde ser-nameden ote kelam yok. ve zulayha'nin lugatinde yusuf'tan ote sozcuk yok.
yusuf, dedi, kelamim artik sende hukumsuz. ama kelamimin hukumsuz kaldigi bu yerde beni kucumseme. bil ki kelamdan da otede sadece âh var, âh ki dunya onun uzerinde durur, gokkubbe onun hararetiyle doner
yusuf, dedi zuleyha;
seni sevdiysem, seni her gormemde ikinci kez gormedigimden. her gormemde seni yenidenmis gibi degil, yeniden gordugumden. odama her girisinde ilk kez girdiginden. kendi kendinde bile tekrarlanmadigindan sen.
sevdim seni, seni sevdiysem, bir esik ten gectigimdendir. bir kentin icine dustugumden ve bir kenti icime dusurdugumden. ben ki tum savaslarimda hem kumandan hem neferdim. bu yuzden seni sevdim.
ve biliyor musun, seni sevdiysem, butun ruhlarin yaratildigi ve henuz ruhlara cesetlerin bicilmdigi o mecliste, senin yaninda yer almis oldugumu hatiramda tasiyor oldugumdandir bu. bunca kolay terkediyorsam varligimi senin varligina o simsek pariltisi anin anisini gozbebeklerimde sakliyor olusumdandir.
bu kadar tanidik buluyorsam kalbimi kalbine, o ezeli ugultuyu hala kulaklarimda tasidigimdandir.
ask zorlu bir sinav, ben bu sinavi bastan ve gonullu mu kaybettim? hayir iste! yitirmis gozuksem de kazancimsin sen benim. ve ser gibi gorunsem de goreceksin, yitirdigin ne varsa benim sana actigim kuyuda
sana gel kaderim ol demem. o kadar ki, guldeki sevda, coldeki ates kadar kadersin bana.
ve degilmi ki ben tecelli etmesem eksik kalir sana dair kader. senin kaderin benim tecellim, kaderinde zindan varsa yusuflugum su goturmez benim
*********
herkes, yusuf'un yırtılmış gömleğine bakıyor.
kimse, zuleyha'nın paramparça olmuş kalbine bakmıyor
Yusuf mu olmak gerekirdi yoksa Züleyha mı?
Kim düştü kuyuya, Yusuf mu, , Züleyha mı?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
4/10/2008 · Kategori: ASKTIR KI____GERISI VESAIREDIR___

Gökyüzü mavi ağlar
Ah!.. Bir gökyüzünü ağlatabilsem,
Gökyüzü mavi ağlar.
Fakat herkes gökyüzünü ağlatamaz,
Onu ancak Musab bin Umeyr’ler ağlatır.
Yıldızlara yetişilmez,
Musab yıldız bir sahabi idi.
O Musab ki, sarışın kumun sıcağında, ayağı değdiği yeri yeşerten bir çöl çiçeğiydi.
Güneşin yardımcılarıydı onlar.
Öyle ki, dâvam deyip anadan, yardan, serden geçtiler,
Şehadet şerbetini tebessümlerle içtiler.
Onlarla öğreneceğim, yaşamayı, inanmayı, sevmeyi ve ölmeyi!
O ki; sancağı taşıyordu, sırtındaki zırhıyla da Peygambere benziyordu. Ve bir müşrik,
O’nu Peygamber zannedip bir kılıç darbesiyle sağ omuzundan kesti.
Sancağı sol koluna alıyor, o da koparılıyordu.
Sancağı bırakmadı Musab! Kesik kollarının arasına alıp, göğsüne bastırmıştı sancağını.
O an, bir mızrak zırhını ve mübarek tenini delip geçti.
Ey MUSAB! Seninle ağlamayı sevdim.
Canım Şehidim!
İnancın için, herşeyini terkettin. Öyle ki, bir kefenin bile yoktu.
Ey Musab! seni ve senin gibileri, yaramıza merhem olarak saracağız.
Musab’ın vücudunu kaftanıyla, ayaklarını otlarla sardılar.
Ve Musab’ı; gökyüzü mavi mavi ağlarken defnettiler.
Gökten mavi damlalar düşüyordu. Yağan yağmurdu, veyahutta gökyüzü ağlıyordu!
O Musab’ki, sema O’nu sarıp sarmaladı ve içine aldı.
Ey Musab! Ölüm seni öldüremedi.
Öyleyse, Musab aramızda ölümsüzleşti.
Ey Gökyüzü! Bana da mavi mavi ağlar mısın?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
28/9/2008 · Kategori: ASKTIR KI____GERISI VESAIREDIR___
“Sen dur burada ey insan!
Duy içinde tutuşan ormanı
Ve yakıştırmasını bil üstüne ey âdemoğlu
Usta bir makasla biçilen toprağı…”
Hayat renk renk halılar seriyor önümüze… Hep kırmızı yollardan geçince şükrediyoruz. Oysa ölümler geçiyor bizden önce ve sonra. Ölümler süpürüyor, kırık ve dökük yaşanmışlıklarımızı. Biz ise ölümden gayrisine âşina…
Gidişine mi tekabül etmeliydi bilmiyorum, onu tanımamın miadı… Hırçındım. Esmekten yorulmuş rüzgâr gibi… Şiir’in erdemli yüzüne vuran kalemi, kelâm soframa konup konup uçuyordu asumanlara. Bu kadar sessiz bitmeseydi belki her şey, bu kadar asil durmasaydı bir adamın ‘söz’ü şiirin ulvî semasında, böylesi bir mersiyeyi hak etmezdi kalem. Biliyorum yakışıksız duruyor o dört harf bu ismin altında. Hangi isme yakışıyorsa sanki. Ama bırakın! Seven sevdiğinin yanında güzelmiş. Ölüm bahara giden dört mevsimde kardan bir köprü imiş.
Risaleler dizer yaşamın güncesine bir adam. Ölümlerden, aşk’lardan, tabiattan ve savaşlardan… Şairler doğar hayatın vagonlarında, geleceğe dizeler taşıyan. Acının raylarında çizilmiştir gözleri. İlk adımlarını toprağa salar mısralar. Onlar ki, o adamın gitmeden evvel düşürdüğü yıldızları toplar ve yerine asarlar… Yağmuru fark ederler ve geceyi… Onlar konuşur, onlar susar. Onlar dokundu mu, ırmağa bürünür sular. Beyazıt’tan çocuklar geçer ya hani, sahaflara bir güneş vurur ayak izlerinden. O çocuklardan biri de ben’im işte. Yoluna baş koydu şahsım. İsmin kadar erdemli bir miras bıraktın bizlere. Diyorsun ki; Şiir diye
Bir ömür tüketerek yazdıklarım
İki saatte okunuyor
Bundan ucuz ne olabilir
Havadan başka?
Şimdi bana, yetim bıraktığın toprağın, Kudüs’e giden o yolun/Üsküdar’ın Hakk’ını vermek düşüyorsa, bil ki çekmeyeceğim elimi kalemden! Tüm sızılarımı, sancılarımı biriktirdiğim o sandalı denizlere bıraktığım gün, asude bir hayat risalesine son noktayı da ben koymuş olacağım elbet.
“Ölümler vardır: Bir ağacın köklerinin topraktan çatır çatır sökülmesi gibi,
Can çatır çatır çıkar damardan…
Ölümler vardır: Bir martının süzülüp kaybolması gibi maviliklerde…”
“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum…”
Hayat ve ölüm… İki ucu bekaya uzanan, imtihan ipinden kurulmuş bir salıncak. Her nereye savrulursak savrulalım ve ne kadar uzağa gidersek gidelim, yine başladığımız yerdeyiz. O arafta, toprağa matuf bir seferde… Yaşamın mihenk taşı olan ölüm üzerine, bu kadar güzel cümleler dokuyabilirdi bir insan. “Ölmeden evvel ölünüz!” hadis-i şerif’ini, bu denli diri tutabilirdi satırlarında. “Aşk’ın bir adı da yorulmamaktır…” derdi. O âşıktı ve yâr’ine en büyük sadakati gösterdi. Son nefesine kadar, sızılarının sûret-i ahval’ini hızla gelmekte olan zamana haber verdi. Kalemden alınca gücünü bir el, taşlar kadar kanatır vurduğu yeri. Şiirden alınca gücünü bir yürek, ölümler ötesinden duyulur sesi. Duydum da geldim sesini toprağın başına. Baktım ki bir işaret taşı da sen dikmişsin ölümün bağrına. Ne asil duruyor söz erbabından çıkınca. Ölüm çiçeğinden bir yaprak daha kopardı işte mavera rüzgârı. Ve açıldı her bir âzânın dili, döktü içini toprağa…
Artık iki ucu kırık aynalar taşımayacağım yanımda. Nasılsa ölümün gölgesi düşüyor, ulu ses dokununca çarka! Olduğum yerden ötesine geçmeyeceğim artık, nasılsa suya attığım her adımla, renk; denizde karar kılan ebedî bir tarla oluyor. Ölümün rengi yaklaşınca şiire, ismi ağıt oluyor, yakılıyor…
Bu ağıtta benden olsun, sebep ey!
Yekta Haktan İNCİ
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!